Aladdin Pertanian Internasional

Spark Goodness
Komplek Harvest city Cileungsi, Bogor, West Java, Indonesia
+62 822 6184 7144 dr.alaa@aladdin.my.id
Select menu item
  • Home
  • Services
    • Your AI Advisor
    • Our Service
    • Request Consulting Services
  • Blog
  • About us
    • About
    • Company Profile
    • Founder & CEO
    • Our poem – Towards the sky
    • FAQ
    • Privacy Policy
  • MBTI
  • Contact
  • En
Sükûtun Atlası: Bir Hekimin İbret Aynası

32. Sükûtun Atlası: Bir Hekimin İbret Aynası

Bu hikayenin kaynağı Dr. Aladdin Ali'nin "İlham Verici Hikayeler ve Büyük Anlamlar" adlı kitabıdır.

Cerrahi asistanlığımın, ruhumun henüz "benlik" kabuğunu kırmadığı, bilginin verdiği o ince kibirle yürüdüğüm toy zamanlarıydı. Gün boyu insan bedenlerindeki arızaları tamir etmeye çalışmış, fani olanın yüküyle yorgun düşmüştüm. Tam "Bitti, artık kendime dönebilirim" dediğim bir vakitte, kapıda o belirdi.

Hikâye

Cerrahi asistanlığımın, ruhumun henüz "benlik" kabuğunu kırmadığı, bilginin verdiği o ince kibirle yürüdüğüm toy zamanlarıydı. Gün boyu insan bedenlerindeki arızaları tamir etmeye çalışmış, fani olanın yüküyle yorgun düşmüştüm. Tam "Bitti, artık kendime dönebilirim" dediğim bir vakitte, kapıda o belirdi.

Otuzlarında gösteren ama yüzündeki çizgilerde asırların yorgunluğunu taşıyan bir Anadolu kadını... Kucağında, henüz bir yaşını doldurmamış bir sabiyi, bir emaneti taşır gibi değil de, sanki bedenin bir uzvuymuşçasına, o kadim "ana" gayretiyle beline sarmıştı. Sesi, mahcubiyetin titrek kanatları gibiydi: "Cerrahi beyini arardım oğul..."

Yüzüne baktım. O an, basiretimin kapalı olduğu andı; çizgilerindeki hikayeyi değil, sadece saatin ilerlemişliğini görüyordum. "Neden arıyorsun cerrahı bu saatte?" diye sordum, sesimdeki metalik soğuklukla. Hilesiz, hurdasız, dolambaçsız bir sadelikle cevap verdi: "Şu sabiye bir bakıvere diye..."

İçimde, nizam ve intizamı kutsayan o modern öfke kabardı. Hastane bir sistemdi, bir kuraldı ve bu kadın o kuralı ihlal ediyordu. "Teyze," dedim, kelimelerim birer taş gibi sertti. "Mesai bitti. Poliklinik kapandı. Sabahın seherinde gelip sıranı alacaksın, fişini kestireceksin."

Yüzüme baktı. Gözlerinde ne bir itiraz ne de bir kurnazlık vardı. Sadece derin bir şaşkınlık... "Ama burası şifahane değil mi oğul? Hekimler derdi bırakıp nereye gider ki?" Bu safiyet, o anki gafletimle bana "cahillik" gibi göründü. Nizamı bilmeyene haddini bildirme arzusuyla, sesimi biraz daha yükselttim. "Sistem böyle," dedim. "Yarın gel."

Sustu. Bu suskunluk, bir yenilgi değil, kaderin cilvesine karşı geliştirdiği o kadim "eyvallah" idi. Fakirliğin ve çaresizliğin, insana öğrettiği o ağırbaşlı kabullenişle gülümsedi: "Peki oğul... Nasip yarına imiş."

Ertesi gün, aynı saatlerde, aynı yorgun güneş camlara vururken, o yine geldi. Aynı çocuk belinde, aynı tevekkül yüzünde... "Geldim beyim," dedi. "Gitmeden yetiştim şükür. Bakar mısın şimdi?" "Yine mi sona kaldın?" diye söylendim. "Yol ırak beyim," dedi. "Vasıta kıt, lakin mühim olan sabidir."

Çocuğu muayene masasına yatırdım. Ve o an, hakikat yüzüme bir tokat gibi indi. Çocuğun bedeni, dünya imtihanının en ağır sorularıyla doluydu. Doğuştan gelen ağır kusurlar, yapılması gereken nice ameliyatlar... Bu tablo, değil böyle garip bir kadının, en varlıklı bir ailenin bile belini bükerdi.

Ona dönüp, "Nasıl dayandın?" dercesine baktım. O ise bana, "Dert Allah'tansa, dermanı aramak kula düşer" dercesine bakıyordu. Durumu anlattım. Yolun uzunluğunu, yükün ağırlığını... Hiçbir tıbbi terim onu korkutmadı. O sadece, sözüm bitince, asıl korkusunu, o ince hayasını dile getirdi: "Beyim... Bizim beyimiz Hakk'a yürüdü. Evde geride kalan yetimler de var. Bu dediklerinin akçesi çok mudur? Devletimiz bizden para ister mi? Yoksa boynumuz bükük mü kalır?"

"Hayır," dedim, boğazımdaki düğümü yutkunarak. "Her şey devletten. Beş kuruş ödemeyeceksin." O an, yüzünde beliren o ferahlık, o şükür ifadesi, dünyadaki bütün hazinelerden daha parlaktı. Söz verdi, "Geleceğim" dedi. Ve geldi.

Aylar boyunca en büyük derdim, onun hep geç kalmasıydı. Ta ki bir gün, o gecikmelerin sebebini, sanki bir kabahati itiraf eder gibi anlatana kadar... Meğer seher vakti, kuşluktan evvel evinden çıkıyor; kilometrelerce yolu o çamurlu patikalarda yürüyor, geçen bir traktör, bir kamyonet kasası bulursa biniyor, toz toprak içinde, kucağındaki yavrusunu sakınarak, bu "şifahane"ye varıyormuş.

Bunu anlatırken bile şikâyet etmiyor, "Kader" diyor, "Yol" diyor, "Nasip" diyordu. Acıyı bal eylemek dedikleri bu olsa gerekti. Kendi hayatının, kendi konforunun hiçbir hükmü yoktu; o, sadece bir "emanetçi" idi.

Derken bir gün... Kader, o ağır imtihan defterine yeni bir sayfa daha açtı. Mahcup, ürkek, sanki kendi canı için bir şey istemek büyük bir suçmuş gibi yanaştı yanıma. "Doktor bey oğlum... Sen merhametli adamsın. Bir müşkülüm var, demeye ar ederim ama... Göğsümde bir yumru var. Bayağıdır büyür, canımı yakar. Vaktin olursa, bir de buna bakar mısın? Ama yoksan, canın sağ olsun..."

Muayene ettim. Suskunluk, odaya ağır bir perde gibi indi. Gördüğüm şey, ihmal edilmiş, kök salmış, hırçın bir hastalıktı. O zayıf, o çilekeş bedeni içeriden kemiren bir illet...

Ona, durumun ciddiyetini anlatmak zorundaydım. Kelimeleri seçmeye çalıştım ama ölümün ve hastalığın kibar bir adı yoktu. "Teyze," dedim, "Durum ciddi. Bu illet, kötü huyludur. Ameliyat lazım, göğsünün alınması lazım. Sonra ağır ilaçlar, ışınlar... Uzun ve yorucu bir yol bu." Bekledim. Feryat etmesini, "Neden ben?" diye isyan etmesini, yere yığılmasını bekledim. Çünkü modern insan böyle yapardı. Konforu bozulduğunda, canı yandığında kainatı suçlardı.

Ama o... O, Anadolu'nun o sarp kayaları gibi durdu. Ne bir gözyaşı, ne bir isyan. Sadece o tek, o can alıcı soruyu sordu: "Beyim, bunu da devlet yapar mı? Benden akçe isterler mi?" Dondum kaldım. Ölümle burun buruna gelmiş bir ruhun, dünyalık yük olmaktan başka korkusu yoktu. "Evet ana," dedim sesim titreyerek. "Her şey ücretsiz." Başını salladı, "Elhamdülillah" dedi. Sanki ölüm fermanını değil de, bir düğün davetiyesini onaylar gibi: "O vakit komşularla konuşayım, yetimlere göz kulak olsunlar. Ben de geleyim, ne gerekiyorsa yapalım."

Ameliyat oldu. Kadınlığının bir parçasını, o ameliyat masasında bıraktı. Ertesi gün, daha yarası kabuk bağlamadan, "Çocuklar açtır, bekler" diyerek taburcu olmak istedi. Arkasından bakakaldım. O dikişlerle, o ağrıyla, o tozlu yolları nasıl aşacaktı? O çocuğu kucağında nasıl taşıyacaktı? Ama o, "Allah kerimdir" zırhını giymişti bir kere.

Aylar geçti. Kemoterapinin o bedeni kavuran ateşi, ışınların yorgunluğu... O, bir göründü, bir kayboldu. Tıpkı hayatın kendisi gibi; sessiz ve derinden. Ve bir gün, koridorda karşıma çıktı. Bir kış dalı gibi incelmiş, rengi solmuş ama gözlerindeki o nur, o teslimiyet ışığı daha da parlamıştı. "Nasılsın doktor bey oğlum?" dedi. Onu yüzünden değil, kucağındaki o sabiden ve sesindeki şefkatten tanıdım.

"Yahu," dedim, şaka yollu sitem ederek. "Neredesin sen? Kontrolleri aksatıyorsun. Bak, senin için kapıları açarız, yeter ki gel." Gülümsedi. O gülüşte, binlerce yıllık bir bilgelik saklıydı. "Allah razı olsun oğul... Zahmet veriyoruz size de." Muayene ettim. Temizdi. Şükür ki, fırtına dinmişti. "Korkma," dedim neşeyle. "Turp gibisin, bir şeyciğin yok."

Güldü. Ve o an, tüm diplomalarımı, tüm tıbbi bilgimi, tüm kibrimi yerle yeksan eden o cümleyi kurdu: "Çok şükür beyim... Allah seni inandırsın, ben daha kötü, daha 'zor' bir şeyim var sandıydım."

Kanım dondu. Daha zor? Kanserden, yoksulluktan, yalnızlıktan, engelli bir çocukla bir başına kalmaktan daha "zor" ne olabilirdi? İşte o cümle... O cümle tenimin gözeneklerinden sızıp, ruhumun iliğini titretti. Onda olmayan, onun yaşamadığı hangi "zorluk" kalmıştı ki? Dağları yerinden oynatacak, demiri eritecek yükleri omuzlarında taşıyordu da, yine de "Acaba bir eksiğim, bir kusurum var mı? Acaba daha büyük bir imtihan mı kapıda?" diye haya ediyordu.

Ey koca yürekli kadın... Ey sabırdan yoğrulmuş, rızadan dokunmuş, imanla çatı olmuş o aziz ruh... Acı, senin gölgende serinliyor sanki.

O an, hakikatin o keskin ışığı altında idrak ettim ki; gerçek kahramanlık ameliyathanelerin soğuk ışıkları altında hayat kurtarmak değilmiş. Kahramanlık, boynumuza asılan madalyalarda, kağıtlara yazılan övgülerde, unvanlarda, rütbelerde hiç değilmiş. Meğer kahramanlık çok uzaklarda... Çok derinlerde... O kerpiç evlerin loş odalarında, o tozlu köy yollarında, kimsenin görmediği, bilmediği, adını dahi anmadığı o çilekeş kadınların sinelerinde saklıymış.

Hayatı, görünmez bir iradeyle, şikâyetsiz ve sızlanmasız omuzlayanların yüreğindeymiş. Gördüm ki; kahramanlık bir nida, bir haykırış değildir; yola revan olan, durmadan yürüyen o asil sükûttur. Kahramanlık bir kuvvet gösterisi değildir; alemin yıkıldığı, her şeyin üstüne devrildiği anlarda bile, kalbin "Allah var" diyerek tebessüm edebilmesidir.

Ve anladım ki... Bazı ruhlar bizimle aynı toprağa basar, aynı havayı solur ama bizden çok ötelerde, çok yukarılarda yaşarlar. Onlar tırmanırlar ama tırmandıklarını ilan etmezler. Zafer kazanırlar ama kimseden alkış beklemezler. Ve bize lisan-ı halleriyle, o sessiz duruşlarıyla öğretirler ki; Rıza kapısından ancak başını eğenler, benliğini unutanlar girer.

Her kahramanlığın bir meydanı vardır elbet... Lakin hayatın en ulu, en aziz kahramanları; bir ömür boyu en çetin cenkleri verip de, kimseye kılıç şakırtısı duyurmayanlardır.

Hikâyeden Süzülen Bilgece Söz

  • Gürültü acizliğin, sükût ise derinliğin lisanıdır; unutma ki boş başaklar dik durur, içi dolu olanlar ise daima eğiktir.
  • Gerçek kahramanlık, kimse bakmadığında da doğruyu yapabilmek, alkış beklemeden yanabilmek ve kendi acısını başkasının derdinde unutabilmektir.
  • İnsanın en büyük yükü sırtındaki heybe değil, kalbindeki "benlik" davasıdır; benliği kapıda bırakan, hakikat meclisinin başköşesine oturur.
  • Makam insanı yüceltmez, insan makamı yüceltir; asıl rütbe omuzlara takılan yıldızlarda değil, viran gönüllere kurulan görünmez tahtlardadır.
  • Sabır, sadece beklemek değil, beklerken tavrını koruyabilmektir; koruk sabırla helva olur, insan sabırla kemale erer.

Türk Gençlerine Yönelik Pratik Öneri

  • Dayanıklılığı (Resilience) İçselleştirin: Hayatın zorlukları karşısında "neden ben" diye sızlanmak yerine, o zorluğu karakterinizi çelikleştirecek bir irade antrenmanı olarak görün.
  • Empatiyi En Büyük Yetkinliğiniz Yapın: Unvanınız, zekanız veya statünüz ne olursa olsun; karşınızdakinin sessiz hikâyesini okuyamıyorsanız, liderliğiniz eksik kalır.
  • "Hizmetkâr Liderlik" Ruhunu Benimseyin: Modern iş dünyasında yükseldikçe egonuzu değil, tevazunuzu büyütün; zira en sağlam otoriteler korkuyla değil, saygı ve hizmetle kurulur.
  • Süreç Odaklı Olun, Alkış Bağımlısı Değil: Başarıyı anlık beğenilerde veya hızlı sonuçlarda aramayın; tohumun çatlaması sessizdir ama ormanı oluşturan o sessiz sabırdır.
  • Köklerinizden Güç Alın: Anadolu'nun o kadim "diğerkâmlık" ve fedakârlık kültürünü modern yetkinliklerinizle harmanlayın; sizi özgün kılacak olan budur.

Şiirle çarpan bir gönül

SÜKÛTUN ATLASI (Seçme Parça)

Ben bir kibir kulesi, gafletle geçer zaman, 
Sanırdım ki ilimdir, her yaraya tek derman.

Kapı çaldı bir gece, dışarıda toz duman, 
Bir garip ana geldi, hali yaman mı yaman.

“Oğul hasta” dedi de, titredi o an lisan, 
“Git” dedim, “vakit bitti”, acımadı hiç vicdan.

Sustu... Boynunu büktü, sanırsın çöktü cihan, 
Gitti, "nasip" diyerek; ne öfke var ne isyan.

Ertesi gün yine o, yollar çamur, kan revan, 
Yürümüş dağlar aşıp, şikâyetsiz bî-güman.

Baktım hasta yavruya, sonra anaya o an, 
Gördüm ki sinesinde, ölüm saklı, çok ayan.

Meğer kanser illeti, bedeni etmiş talan, 
O canın derdinde, kendi canı bir yalan.

Sordu mahcup bir sesle: “Var mı elde bir imkân? 
Yük olur muyum yoksa? Devletime ben ziyan?”

Bu söz bir hançer gibi, ciğerime saplanan, 
Yıkıldı o gururum, koptu içimde tufan.

“Daha zor sandım” dedi, kurtulunca yaradan, 
Utancımdan ağladım, sarsıldı aklım, iz’an.

Anladım ki kahraman; o sessizce dayanan, 
Kendi yanıp kül olup, etrafı aydınlatan.

Ey genç! İşit bu sesi, uyan artık uykudan, 
Tevazu zirvesidir, insanı insan yapan.

Sanma ki gürültüyle yürür menzile kervan, 
Tohum toprak altında büyür, vermeden beyan.

Şöhret değil, rütbe değil; Hakk’a inmektir şayan, 
Göklerden alkış alır, yerde sessiz ağlayan.

Düşsen de kalk ayağa, rehberin olsun irfan, 
Yürü hak bildiğin yolda, olmasın ömrün ziyan.

Sen ki Anadolu’sun, damarında asil kan, 
Sükûtun atlasında yazılır asıl destan!

Sükûtun Atlası — Gençliğe Yazılan Şarkı

Bir hekimdim yol başında, toy kibirde hal bilmezdim
Gecem gündüzüm kesilmiş, yorgun düşmüş derman sızdım
Kapı çaldı bir gariban, kucağında nurdan yazdım
“Cerrah Bey’im, şu sabiye bakıverin” dedi nazdım
Saat dedim, sistem dedim, neye yarar bilmez vazdım
“Sabah gel” derken o yavruya karşı kalbi pasladım

Yine geldi ertesi gün, yolda çile görmüş yüzle
Yine aynı tevekkülle, sabrın ağır öyküsüyle
Uzaktandı her adımı, toprağından sessiz iz’le
Muayene ettim çocuğu; çarptı kalbim bin türlü giz’le
Dert doluydu bedeninde, imtihanın zorun sözüyle
Baktım ona; teslimiyet, sanki başka zaman özüyle

“Söyle” dedim, “bu nice yük? Yalnız mısın, yok mu dayak?”
“Evden geriye yetimler… Beyimiz öldü, kader payak”
“Para ister mi devletiniz?” dedi gönlü titrer kayak
“İstemez” dedim ağlayıp, çözüldü içimdeki yayak
Yine geldi hep geç gelip, çamur yolda nice rayak
“Zahmet değil” dedi, “emanet var, kul yalnız Hakk’a dayak”

Sonra bir gün ürkek sesle, göğsündeki sancıyı anlattı
Bir vebaldi yıllar boyu içten içe hançeri yırtattı
“Ciddi bu” dedim; o ise kaderinden asla usandırtmadı
“Söyle” dedi, “devlet yapar mı? Yetimlere borç bıraktırtmadı?”
“Evet” dedim, “hepsi ücretsiz” deyince kalbini sızlattı
“Elhamdülillah” deyip gitti; tevekkülü arşa kanattı

Ameliyatlar ardı ardın, nice izler kaldı tende
Kaf Dağı’ndan ağır yükle yürüdü çamurlu bende
“Çocuklar açtır” deyip yine, çıkıverdi aynı günde
Aylar geçti gelmedi, sonra göründü bir dem gön’de
Bir kış dalı gibi solmuş, ama nur var hâlâ ön’de
“Turp gibisin” dedim ona, gülümseyip gönlüm dön’de

Sonra dedi kalbi yoktan, “Ben daha zor bir şey sandıydım”
Sustu dünya o nefeste, yıkılır dağ ben utandıydım
Onun yükü kulda saklı, benlik yüklü gönül yandıydım
Anladım ki hakikatin kapılarında durandıydın
Sükûtuyla harp edenler en ulu kahramandıydın
Sevdiğine adanmışlık, yücelerin sultanıydın

Kahramanlık gür sedalar, alkışlarla bilinmezmiş
Nefisleri susturanlar, yıldızlardan silinmezmiş
Hak yolunda yürüyenler darda kalsın eğilmezmiş
Rıza kapısına varan benlik ile değilmezmiş
Âşık olan Hak yoluna, dertle sınanıp inmezmiş
Sabır ile yoğrulanlar, kimse görmese ünmezmiş

Ey genç yürek, unutma ki yolun olsa da çetin yine
Her düşüşle yeniden doğ gizli bir nur saklı sine
Karanlıkla cenk ederken bil ki iman kor gerisine
Mazlumların duası var, değsin kalbinin derisine
Destan yazanlar yürür, zirve çağırmaz gel diye
Çabalayan kazanır hep; gayret eden erer düze
Unutma: Kut doğar daima secde etmiş yüreğine
#SükûtunAtlası #TürkEdebiyatı #İlham #Gençlik #Hikmet #Anadoluİrfanı #TürkŞiiri #İnsanOlmak #MilliŞuur #lhamVeren

Telif Hakkı © 2025, Dr. Aladdin Ali'in orijinal metninden ilhamla, Dr. Aladdin Ali tarafından yapılan bu edebi tercüme ve yeniden yorumlamanın tüm hakları mahfuzdur. İçeriğin, kısmen veya tamamen, yazarın yazılı izni olmaksızın kullanılması, kopyalanması veya yeniden yayımlanması, bu edebi ve ilmî çalışmaya gösterilen emeğin ve fikrî mülkeyetin korunması amacıyla yasaktır.

⭐ Rate This Story

Be the first to rate this story!

★ ★ ★ ★ ★

Aladdin Pertanian Internasional © {2025} All Rights Reserved

Aladdin Agri AI
Aladdin Agri AI
Asisten Pertanian Cerdas
Hallo
© 2026 Dr. Aladdin Ali · Aladdin Pertanian Internasional
Powered by Aladdin Agri AI